Cendere dibin kara, benimki senden kara

Geçtiğimiz akşamlardan birinde Öteki Sinema yazarı Murat Tolga Şen’in sorduğu bir soru üzerine aklıma geçen yıl katıldığım Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki blog yazarlığı konuşmam geldi. Katılımcılarla blog yazmanın ya da kendini ifade etmenin ne kadar faydalı ya da faydasız olabileceği üzerine konuşmuştuk. Bu konuşma sırasında örnekleme yaptığım bir başlıkta sinemaydı. Çünkü o tarihlerde yazdığım ve üzerine çok konuştuğum bir “VEDA” filmi ve onun yaşattığı hezeyan vardı. Katılımcılar neden blog yazarlığı’nın bu kadar önemli olduğunu ve neden ilgimi çektiğini sorduklarında onlara şunu söylemiştim.

“Öyle bir cenderedeyiz ki, hep aynı gazeteler, aynı yazarlar, aynı eleştirmenler ve buna bağlı olan aynı yönde eleştiriler! Ben kendi adıma bu alışılmış kalıpların dışında “ben ne düşünüyorum” diyerek yazıyorum. Bunu kimsenin anlamasını, beğenmesini ya da özellikle takip etmesini beklemiyorum.” demiştim.

Buradan hareketle bakarsak; bence gazete, dergi ya da görsel medyada görev alan, kalburüstü diye tabir ettiğimiz yazarların özgürlüğü ve özgünlüğü çok tartışılır bir durumdadır. Nedenine gelecek olursak;

Medya karteli içerisinde film üreten ve sinemaseverle buluşturan zincirde farklı halkalar mevcuttur. Bunu hem önceki işlerim hem de kişisel tecrübelerimden dolayı biliyorum. Bir filmin yapım tarafı sonrasında, PR, lansman yada piyasaya servisinde kimlerle çalışıldığı, o işin basın kitinin kimlere gidip kimlere gitmediği, galaya hangi önemli yazarların davet edildiği ya da edilmediği aslında sizin birazda piyasadaki görünürlüğünüzü belirler. Ama iş sinema yazarlarının eleştirilerine ve görüşlerine gelince burada hem yazarın özgünlüğü, hem bağlı olduğu kurum yada kuruluşların piyasa ile olan anlaşmaları vb. gibi bir çok sebep devreye giriyor.

İşte bu noktadan sonra bizim özgür dediğimiz, burnu kaf dağlarında olan, adını duyduğumuz anda duayendir dediğimiz eleştirmenler bile bir anda güzel bir işi kötüleyebilir ya da kötü bir işi iyi diye yazabilir oluyorlar. Ve bu durum bu konuda emek veren, üreten ve okuyan herkes tarafından dehşetle izleniyor.

İşte bu noktada durup kendi yazdıklarıma ve çevremdeki başarılı sinema blogu yazarı arkadaşlarıma bakınca salt olarak gördüğüm şey samimiyet oluyor. Çünkü onlar bağımsız şekilde paralarını verip gidiyor, izliyor, yönetmeni inceliyor, önceki ve sonraki işlerini takip ediyor ve ondan sonra da o izlediği filmi buna göre kendi cenderesinde öğütüp bloguna yazıyor. Herhangi bağ, yönlendirme yada para kaygısı gütmeden bunu yapması bence onu daha da değerli yapıyor.

Tabii ki beğenmek yada beğenmemek sizin tasarrufunuzda ama unutmamak lazım ki; yazım yanlışı yapan ama fikirlerini kendince dile getirebilecek kadar içten olan bir blog yazarı, başka ellerle çekilen iplere göre yazan bir kukla haline getirilmiş yazardan daha değerlidir.

Bu yazıyı kesinlikle bir kişi yada kurumu nitelemek için değil, genel düşüncelerimi dile getirmek için yazdım. İçinde geçen bu tanımlamalar, aslen sadece sinema merkezinde değil tüm konu başlıklarında yaşanan bu karamizah hakkındaki fikirlerimdir.
Ne zaman özgür, kendini başka kişiler tarafından yönettirmeyen, kendi düşüncesini, beğenisini, sinematografik bilgisini ortaya çıkaran ve sinema tarihine hakaret edercesine yapılan çalışmaları savunmayan yazarlar ortaya çıkarsa o zaman bu ülkede özgürlük, gelişmişlik ve özgür yazıları yazan basına güven duyacağım ve savunacağım.

Sevgilerimle

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s